|
|
|
ATAM! BİZ VARIZ, RAHAT UYU...
23 - 25 Ekim 2006
günlerindeki Mustafa Kemal Atatürk'ün
armağanı olan Cumhuriyet'in bize sağladığı aydınlık bağımsızlığında
bir ramazan bayramını daha işgal altında değil özgürce kutladık.
29 Ekim 2006'da Cumhuriyet Bayramımızı coşku ile kutladık, 10 Kasım 2006'da sevgili kurtarıcımız Atatürk'ümüzü tekrar ama yas tutmadan anıyoruz. Atatürk' hakkında aşağıdaki yazıları okumanızı istiyorum. Atatürk'ü sevmenin bilgi ve birikime
dayalı olması gerektiğine inanılmalıdır. Derinliği olmayan sevginin
de, gerekçesi olmayan saygınında kimseye yararı yoktur. Türk
milletini önce irade, sonra halkından aldığı destek ve kararlılıkla
yeniden dirilişini ve modern Türkiye'nin doğuşunu, içte ve dışta
sağladığı barış ortamını yarattığı güç ile ayakta tutup,
hazırladıkları Laik Türkiye Cumhuriyetini bizlere emanet
edenleri ve bu kahramanların Yüce Önderi Mustafa Kemal Atatürk'ü
rahmetle, minnetle tekrar anarken, sınırlı da olsa görevimizi yapmış
olduğumuza inanmaktayız. ATATÜRKÇÜLÜK ve ATATÜRK'E SAYGI
Ulusal Bağımsızlık Savaşımızdan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti, tarih boyunca Anadolu'da yaşamış çeşitli uygarlıklardan gelmiş ve farklı etnik kimliklere sahip insanları aynı bayrak altında ve ortak ülkü etrafında toplayabilmiş, demokratik bir devlet çatısı altında bir arada hür ve kardeşçe yaşamalarının olanağını yaratmıştır. Yaklaşık l000 yıldır aynı topraklar üzerinde birlikte yaşayan insanları millet yapan temel unsurlar, süreç içerisinde oluşturdukları ortak kültür, özgürlükçü ve demokratik anlayıştır. Milletimizi bölünmez ve bütün olarak bir arada tutan Atatürk İlkeleri ile özetlenebilecek değerlerdir. Bu ilkelere ek olarak, iyi niyet, hoşgörü, vatansever ve dirayetli devlet adamlığı, çağdaş teknoloji ve bilgi düzeyinin izlenmesine olanak veren ortak bir eğitim sistemi bütün demokratik rejimlerin yaşamsal gereksinimleridir. Hangi rejimde olursa olsun, siyasal bağımsızlığın diğer bir koşulu da ekonomik bağımsızlıktır. Son yıllarda, çağdaş demokratik rejimlerin vazgeçilmez unsurları olan merkez sağ ve sol görüşlerin başarılı bir ekonomik ve siyasal yönetim gösterememiş olmasının yanı sıra, erdemli devlet ve siyaset adamlarının giderek azalması, toplumumuzun değer yargılarında yıpranmalara, bireylerin sisteme ve devlete olan güveninin sarsılmasına yol açmıştır. Bunun sonucu olarak; rejim karşıtı, bölücü, ve ırkçı radikal unsurlar güçlenmeye başlamıştır. Vatanseverlik, yardımseverlik, erdemlilik, bilim ve bilgiye saygı ve namus gibi toplumumuzu yüce kılan ortak değer yargılarımızın yıpranması, din gibi toplumumuz için çok önemli kutsal değerlerin günlük politikalar içine çekilerek kirletilmesi, ülke bütünlüğümüzü sarsacak noktalara gelinmesine yol açmıştır. Devlet içinde ve sivil toplum örgütlerinde, iç ve dış bölücü çıkar çevrelerinin de desteğiyle alabildiğine yayılan anti-demokratik görüşler, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundaki temel yapı taşlarını yerinden sökerek Milletimizin bölünmesine çalışılır olmuştur.
Hilafetin yıkılmasından bu güne kadar, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin karşısında yer alan ve fırsat buldukça kuyusunu kazmaya çalışan gerici ve şeriatçı grupların Atatürkçülüğü yıpratmaya çalışması yeni bir şey değildir. Ancak son yıllarda bu kesime, Toplumumuzda çok yaygın olan okumuş cahil ya da yarı aydın kesim de katılarak Atatürkçülüğün günümüz koşullarında Ülkemiz gerçekleriyle bağdaşmadığı ve aşılmasının gerektiğini, hatta Atatürkçülüğün çağ dışı bir ideoloji olduğunu ileri sürmeye başlamışlardır. Çağımız akıl ve bilim çağıdır. Bilim ve teknoloji gelişmiş ülkelerin yürütücü kuvveti ve bir anlamda motoru haline gelmiştir. Ekonomik ilerleme toplumsal refahın ve demokrasi anlayışının gelişmesine olanak sağlamaktadır. Milletimize çok daha önceden, daha 1924 yılı 30 ağustosunda, “Efendiler, artık yurt bayındırlık istiyor; zenginlik ve gönenç istiyor. Bilim ve beceri, yüksek uygarlık, özgür düşünce ve özgür kafa istiyor.” diyerek özgür düşünce ve bilimin meşalesini yol gösterici ışık olarak gösteren büyük Önder’in düşünce ve ilkelerinin aşılması, bir arabanın kendi motorunu geçmesinden farksızdır. Atatürkçülüğü aşmak adına ilkelerinden vazgeçmemiz; akıl yolunu, bilim yolunu terketmemiz, aynı benzetme ile arabanın motorunu durdurup önüne öküz koşmamıza benzetilebilir. Bugünümüz ve hatta yakın geleceğimiz açısından bakıldığında, Atatürkçülüğü yalnızca Türk toplumu için değil, bütün dünya toplumlarının barış ve birlik içinde yaşamalarının temel koşulu olduğu bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Türk Milletine benzer yapısal özellik gösteren topluluklar, aklın ve bilimsel düşüncenin gereği olan bu ilkeleri kendi ülkelerinde halen uygulayarak dünyanın en gelişmiş ülkeleri durumuna gelebilmiştir. Etnik yapıları çeşitlilik gösteren farklı toplumlarda ise bu ilkelerle çelişen uygulamaların parçalanmalara yol açtığı açıkça görülmektedir. Atatürk ve Atatürkçülüğü kendi bildiklerince yorumlamaya kalkan diğer bir ortayolcu kesim ise, en az şeriatçılar kadar yıpratıcı olmaktadır. Bir bütün olan Atatürkçü anlayışın yalnız bir kısmını ön plana çıkartarak yapılan bu yorumlara en çarpıcı örnek, "ben şeriatçı değilim" diyemeyen sözde anayasal siyasi bir partinin eski liderinin bile, "Atatürk yaşasaydı O da bizim partiye üye olurdu" diyebilmesidir. Atatürkçülük; kişilerin yorumlarına dayalı olarak tanımlanabilecek bir düşünce tarzı değildir. İnsanların bir arada; hür, kardeşçe, barış içerisinde, aralarında ayrım olmaksızın yaşayabilmelerinin, vatandaşı oldukları ülkenin birlik ve beraberliğini koruyarak uygarlık düzeyini yükseltmelerinin ve bu yolla uluslararası düzeyde saygın bir yer edinilmesinin gerek ve temel koşullarını bir araya getiren bir temel öğreti olup, özü ATATÜRK İLKELERİ 'nde belirtilmiştir. Bir arada ve birbirinin bütünleyicisi olarak düşünülmesi gereken Atatürk İlkelerinden, Atatürkçü düşüncenin temeli sayılan Cumhuriyetçilik, aynı topraklar üzerinde bir arada yaşayan insanların kendi kendilerini yönetmeleri, yönetim üzerinde toplumsal iradeleriyle söz sahibi olabilmeleri, ayrımcı ya da ırkçı yaklaşımlarda bulunmamaya özen göstermeleridir. Atatürkçü Milliyetçilik ise milletçilik, kısaca milletini sevmek ve o milletin bir ferdi olmaktan onur duymaktır. Vatanımız dediğimiz bu topraklarda yaşayan insanlarımızın tümünün oluşturduğu Milletimizi, ümmetçilik ya da ırkçılık gibi çağ dışı düşüncelerin dışında, bir arada tutmaya yönelik temel ilke olarak ele almak gereklidir. Atatürk, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir” diyerek ulus milliyetçiliğini ifade etmiştir. Huzur, refah ve ilerleme içerisine olan ülkelerin, yakın ve uzak çevresindeki ülkeler tarafından taciz, tehdit ve hatta işgal edilebilecekleri inkar edilemeyecek bir gerçektir. Bu tür düşmanca düşüncelere karşı güçlü bir devlet vazgeçirici bir unsur olacaktır. Devletin kendi toplumunun varlığı ve güvenliği için ekonomik, askeri ve siya-sal yönden güçlü olmasının önemi tüm dünyada giderek daha iyi anlaşılmaktadır. Atatürk Devletçiliği, kişi hak ve özgürlükleriyle barışın güvencesi olan güçlü bir devletten yana olmak demektir. Bireyci olmak yerine örgütlü toplumcu olmak, toplumun en üst örgütü olan devletçi olmak, gereğinde yurtseverce fedakarlıkta bulunmanın temeli olmuştur. Her türlü yeniliğe, çağdaşlaşmaya açık olmak, toplumsal ve bilimsel değer yargılarımızı gelişen dünya koşullarından soyutlamamak ve köhnemiş kurumlarımızı ya da anlayışlarımızı atmak olarak özetlenebilen Devrimcilik Ülkemizde ne yazık ki Atatürk'ten sonra uygulanamamıştır. Dogmalar ve mutlak kalıplardan kaçınan Kemalist ideoloji, sürekli devrimler yoluyla daima en yenilikçi ve ilerici çözümlere ve yöntemlere erişmenin yollarını açmıştır. Ancak Atatürkçülüğü benimsemiş olduğunu söyleyen çevreler bile, yalnızca Atatürk'ün sağlığında yaptıklarını ve söylediklerini savunarak statükoculuktan ya da bir çeşit tutuculuktan kurtulamamışlardır. Değişen dünya koşullarında en ileri çözümleri, yeni söylemleri üretemeyen siyasal yönetimler sonucu, çağdaş değerlerin ve evrensel refah seviyesinin gerisinde kalınmıştır. Gerici güçlerin etkisiyle yıkılmak istenen özgürlükçü ve demokratik Rejimimizin sürdürülmesinde laikliğin önemi giderek daha iyi anlaşılır olmuştur. Toplumlar içinde her türlü inanca sahip insanlar bulunabilir, çoğu insanın en duyarlı olduğu ve ödün veremeyeceği konu olan dini inanç, kişilerle inandıkları tanrıları arasındadır. Bir devletin herhangi bir din ya da mezhebi resmen koruması ya da benimsemesi, diğer inanışlardan olan insanları devletlerinden soğutur. İlk çağlardan bu yana dinler ve mezhepler arasında savaşlar ve çatışmaların eksik olmadığını biliyoruz. Devletlerin bütünleştirici ve birleştirici işlevlerini yerine getirebilmeleri onların din-mezhep inançlarından uzak kalmalarına bağlıdır. Kaldı ki, Ülkeler gelişen dünya koşullarına bağlı olarak, değişen yasalar ve ilkeler çerçevesinde yönetilmek zorundadır. Oysa dini düşünceler ve inançlar zamanla değişime uğramazlar. l500 ya da 2000 yıl önceki dini inançların halen geçerli olması mümkünken, ülkelerin l00 yıl önceki gibi dahi yönetilmeye tahammülü yoktur.
Atatürk İlkelerinin; yalnız bugünkü ülke gerçekleri değil, bugünkü dünya gerçekleri de göz önüne alındığında çok doğru, çağdaş millet olmak için vazgeçilmez unsurlar olduğu görülmektedir. Atatürk'ten habersiz toplumlar bile, Atatürkçü İlkeler paralelinde refah içinde hatta dünyanın süper gücü olarak yaşarken, milletçiliği değil ırkçılığı, laikliği değil dini toplum olmayı, yenilikçiliği değil yobazlığı benimsemiş Ülkelerin içinde bulundukları durumu bugün daha iyi görmek ve Atatürk'ü daha iyi anlamak mümkündür.
Devlet ve millet olarak; uygarlıkta ileri gidebilmiş olan, çağı belirleyen ülkelerin görgü ve bilgilerini, yaşama yaptıkları katkıları izlemek, benimsemek, geriye değil ileriye dönük olmak olan çağdaşlaşma Toplumumuzun en önemli sosyolojik ve ekonomik hedefi olmalıdır. Ülkemizin çağdaşlaşması; vatansever, ilerici ve çalışkan insanlarımızın nüfusumuza oranla çoğalması, bu tür düşünceye sahip insanların Devlet tarafından kollanması, gerici, antilaik, ırkçı ve dolayısıyla bölücü veya çağ dışı zihniyetlere sahip unsurların giderek elenmesi, bilim ve teknoloji alanında büyük adımlar atılabilmesi için gerekli kaynakların ayrılması, düşünen, konuşan ve uygarca tartışan, kendisi ve ülkesi için daha iyiyi isteyen nesillerin yetiştirilmesine bağlıdır.
Atatürk İlkelerinin bütünleyicisi olan Atatürk Devrimleri, gelişen dünya uygarlıkları karşısında uzun bir süre yerinde sayarak çok geri kalmış olan Milletimizin, Ulusal Bağımsızlık Savaşı nedeniyle uyanmış olan benliğinin yeni bir savaşa, uygarlık, aydınlanma ve ilerleme çağında olması gereken yeri alma mücadelesine yönlendirilmesi için atılmış büyük adımlardır. Ne acı ki, gerici, yobaz ve Atatürk düşmanı olan kişi ve çevrelerce sürekli suiistimal edilen Atatürk Devrimleri ve gerekleri, kaldırılmaya veya değiştirilmeye çalışıldığı için tam amacına ulaşamamış, çağdaş değerleri geri dönülmez bir biçimde toplumumuza yerleştirememiştir. Giderek yobazlığın, cahilliğin ve şeriatçılığın pençesine itilen Ülkemizde çok geç olmadan, vatanını gerçekten sevenlerin de, en az demokrasi düşmanları kadar aktif hale gelerek Atatürk İlke ve Devrimlerine sahip çıkmaları gereklidir. Bunun için öncelikle ADD gibi Atatürkçü derneklerde, günlük siyasi gelişmelerle kirlenmemiş sivil toplumsal kuruluşlarda örgütlenmek gereklidir.
Atatürkçülüğün çağdaş bir toplum olmadaki yol gösterici ışığını göremeyecek kadar kör ya da aklı selimden uzak kişiler dahi, bu topraklar üzerinde özgürce yaşayıp ibadet etme, üniter bir devletin onurlu bayrağı altında gururla ve namusla yaşama kavuşmalarını öncelikle borçlu olduğumuz Atatürk'e minnet duymalıdırlar. Özgürlükçü ve devrimci kimliği ile bir devlet adamı olan Atatürk'ü anlayamamış olanların bile, vatanın ve milletin esaretten kurtulmasını borçlu olduğu asker Atatürk'e karşı minnet duymaması, aziz hatırasına saygı göstermemesi insanlık dışıdır.
ATATÜRK ; Uluslararası anlayış, işbirliği ve barış yolunda çaba göstermiş üstün bir kişi, olağanüstü reformlar gerçekleştirmiş bir devrimci, sömürgecilik ve emperyalizme karşı savaşan ilk lider, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, bütün hayatı boyunca insanlar arasında renk, din ve ırk ayrımı göstermeyen eşsiz bir devlet adamı,Türkiye Cumhuriyetinin kurucusudur.
Kaynak: Dr. Haluk TÜRKDEMİR Öğretim Üyesi AĞAÇ ve ATATÜRKATATÜRK için Yalova’da yazlık bir ev yapılmıştır. Bir ağacın fazla büyümesi ahşap evi tehdit etmektedir. Bu nedenle ağacın kesileceğini duyan Atatürk ağacın korunması ve evin yerinin değiştirilmesi talimatını verir. Ve bir Pazar günü, Atatürk’ün nezaretinde koca ev kızaklar üzerinde yer değiştirir. Atatürk için bir ağaç bile doğanın bir parçası olduğu için büyük uğraşıları göze alacak kadar değer taşımaktaydı.
Kaynak: M.Haluk Türkdemir
Türkiye
Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı (Selanik
1881-İstanbul 1938). Gümrük kolcusu Ali Rıza Bey ile Zübeyde
Hanım'ın oğlu olan Mustafa Kemal Kemal Atatürk, ilköğrenimine
Selanik'te başlayıp, babasının ölümü (1893) üstüne annesi ve
kızkardeşiyle bir süre dayısının kâhyalık yaptığı Çalı
çiftliğinde (Langaza, Selanik yakını) yaşadı. Öğrenimini
sürdürebilmek için yeniden Selanik'e anneannesi ve teyzesinin
yanına gönderilip, askerî rüştiyeyi (1895), Manastır Askerî
İdadisi'ni (1898) bitirdi. İstanbul'a gelerek Harbiye'ye girdi
(1899). Bu arada Harbiye'den tanıdığı Ali Fuat Cebesoy ve iki
subay arkadaşıyla birlikte padişahı eleştirdikleri ve yasak
kitapları okudukları gerekçesiyle tutuklanıp, Yıldız Sarayı'nda
bir süre sorguya çekildiyse de, bağışlandı. Harbiye'yi kurmay
yüzbaşı rütbesiyle bitirip (1905), Şam'daki 5. Ordu'ya atandı
(1905 Şubatı). Şam'da tanıştığı Mustafa Cantekin ve Müfit Özdeş
adlı arkadaşlarıyla birlikte, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni
kurup (1906), cemiyetin Yafa, Kudüs ve Beyrut şubelerinin
örgütlenmesinde rol oynadı. Cemiyetin şubesini kurmak için
Selanik'e gidip, yeniden Şam'a dönerek, Vatan ve Hürriyet
Cemiyeti'nin İttihat ve Terakki ile birleşmesi (1907) ardından,
Manastır'daki 3. Ordu'ya atandı. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne
girdiyse de, cemiyetin kurucularıyla pek anlaşamadı. Bu arada
İttihat ve Terakki, 1786 Anayasası'nın geri getirilmesini
isteyen bir bildiri yayınladı ve İstanbul hükümetinin Rumeli'ye
yolladığı birliklerin İttihatçılarla birleşmesi üstüne,
İkinciMeşrutiyet ilan edildi (1908). Meşrutiyetin ilanını köklü
reformların izlemesi ve ordunun siyaset dışı kalması gerektiğini
öne sürdüğü için İttihat ve Terakki'yle arası açılan Mustafa
Kemal, Rauf (Orbay), Kâzım Karabekir, Fethi (Okyar), İsmet
(İnönü), Refet (Bele), Ali Fuat (Cebesoy) beyler gibi subaylarla
muhalif bir grup oluşturdu. Bu arada Bingazi ve Trablusgarp'ta
patlak veren ayaklanmaları bastırmakla görevlendirilip, görevini
kan dökmeden tamamlayarak, Selanik'e döndü.
31 Mart Olayı patlak
verince İstanbul'a yürüyen Hareket Ordusu'nun (bu adı kendisi
vermiştir) Yeşilköy'e kadar kurmay başkanlığını yapıp, Selanik'e
dönerek, İttihat ve Terakki Büyük Kongresi'ne Trablus delegesi
olarak katıldı (22 Eylül 1909). Ordunun siyaset dışı kalması
gerektiği görüşünü tekrarladığı için, İttihat ve Terakki
Cemiyeti tarafından tehlikeli kişi sayılmaya başlanarak, iki kez
öldürülmek istenmesi üstüne bir süre siyasal etkinliklerine ara
verdi.
Bu arada Uşakizade
Latife Hanım'la tanışarak evlenen (29 Ocak 1923; bu evlilik 6
Ağustos 1925'te anlaşmazlık nedeniyle boşanmayla sonuçlandı)
Mustafa Kemal, Mudanya Mütarekesi'nin (11 Ekim 1922)
imzalanması, Vahdettin'in Türkiye'den kaçması (17 Kasım 1922),
Lozan Antlaşması'nın (24 Temmuz 1923) imzalanması, İtilâf
Devletleri'nin İstanbul'u boşaltmaları (2 Ekim 1923), Ankara'nın
başkent olması ve Halk Fırkası'nın kurulmasının ardından, 29
Ekim 1923'te Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin cumhuriyeti ilan
etmesiyle, cumhurbaşkanı seçildi. ki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal... İkinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!
Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir.
Büyük ölülere matem gerekmez, fikirlerine bağlılık gerekir.
Ben, manevî miras olarak hiçbir nass-ı katı, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım, ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü müşkülât önünde, belki gâyelere tamamen eremediğimizi, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Zaman süratle dönüyor, milletlerin, cemiyetlerin, fertlerin saadet ve bedbahtlık telâkkileri bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur.
Benim, Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar.
Bir zamanlar gelir, beni unutmak veya unutturmak isteyen gayretler belirebilir. Fikirlerini inkâr edenler ve beni yerenler çıkabilir. Hatta bunlar, benim yakın bildiğim ve inandıklarım arasından bile olabilir. Fakat, ektiğimiz tohumlar o kadar özlü ve kuvvetlidirler ki bu fikirler, Hint'ten, Mısır'dan döner dolaşır gene gelir, verimli neticeleri kalpleri doldurur.
Hayatımın bütün devrelerinde olduğu gibi, son zamanların buhranları ve felâketleri arasında da bir dakika geçmemiştir ki, her türlü huzur ve istirahatimi, her nevi şahsî duygularımı milletin kurtuluşu ve mutluluğu adına feda etmekten zevk duymayayım. Gerek askerî hayatımın ve gerek siyasî hayatımın bütün devir ve bölümlerini işgal eden mücadelelerimde daima hareket kuralım, millî iradeye dayanarak milletin ve vatanın muhtaç olduğu gayelere yürümek olmuştur.
Pekâlâ bilirsiniz ki benim bütün hayatımda bu ana kadar güttüğüm gaye, hiçbir vakit kişisel olmamıştır. Her ne düşünmüş ve her neye girişmiş isem, daima memleketin, milletin ve ordunun adına ve menfaatine olmuştur. Hiçbir zaman şahsımın üstünlüğünü ve sivrilmemi göz önüne almamışımdır.
Memleket ve milletin kurtuluşu ve mutluluğu için çalışmaktan başka bir maksadım yoktur. Bu, bir insan için kâfi bir sevinç ve haz temin eder. Benimle beraber olan arkadaşlarım, bütün vatandaşlarım da aynı maksadı takip etmektedirler. Şahsî ve ailevî huzur ve mutluluğun, milletin huzur ve mutluluğuyla ayakta durduğunu, memleketin güvenlik ve dokunulmazlığıyla mümkün olduğunu gerçek ve ciddî bir surette anlamışlardır. Ben ve benimle beraber olanlar, hedefimizin yüceliğine, yolumuzun doğruluğuna eminiz. Bunda asla şüphe ve tereddüdümüz yoktur. Milletimizin, Türk milletinin yakın, uzak tarihine lüzumu kadar bilgimiz vardır, Mazinin derslerini, bugünün ve geleceğin hayatı için göz önünde tutmak dikkatinden mahrum değiliz. Yaptığımız hizmetlerle övünmüyoruz. Yapacağımız hizmetlerin, iftihar sebebi olabileceği ümidiyle avunuyoruz.
(Çevresindekilere söylediği bir söz):
Benim ihtiraslarım var, hem de pek büyükleri; fakat bu ihtiraslar, yüksek mevkiler işgal etmek veya büyük paralar elde etmek gibi maddî emellerin tatminiyle ilgili bulunmuyor. Ben bu ihtiraslarımın gerçekleşmesini, vatanıma büyük faydaları dokunacak, bana da gerektiği gibi yapılmış bir vazifenin canlı iç rahatlığını verecek büyük bir fikrin başarısında arıyorum. Bütün hayatımın ilkesi, bu olmuştur. Ona çok genç yaşımda sahip oldum ve son nefesime kadar da onu koruyacağım.
Allah bilir, hayatımda bugüne kadar orduya faydalı bir üye olabilmekten başka vicdanî bir emel edinmedim. Çünkü vatanın korunması, milletin mutluluğu için her şeyden evvel ordumuzun, eski Türk ordusu olduğunu dünyaya bir daha ispat lüzumuna çoktan inanmış idim. Bu inanca ait emellerimin şiddeti, ihtimal beni pek ziyade aşırı davranışlı göstermişti. Fakat zaman, saf ve temiz dimağlardan doğan fikrî gerçekleri -kabulünden çekinilse dahi- uygulattırır.
Bütün vazifelerin üstünde bizim de bir vicdanî vazifemiz vardı; o da, herkesin sudan bir takım vazifeler yaptığı sırada hayatımızı, varlığımızı bu milletin bağrına sokarak, onlarla beraber düşman karşısında uğraşmak olmuştur!
Ben vazifemin bitmediğini, yüklendiğim sorumluluğun da yüksek ve çetin olduğunu anlıyorum. Arkadaşlar, bu vazife bitmeyecektir; ben toprak olduktan sonra da devam edecektir! Ben seve seve, sevine sevine bütün varlığımı bu kutsal vazifeye vereceğim ve onun yüksek sorumluluğunu yüklenmekle mesut olacağım. Vazifeme başarı ile devam edebileceğim. Çünkü büyük milletimizin kalp ve vicdanında bana karşı sarsılmaz bir güven ve itimat taşımakta olduğunu görüyorum. Bu benim için büyük kuvvettir, büyük yetkidir.
Biz, eğer millet ve tarih önünde herhangi bir hata işliyorsak, bunun sorumluluğunu vicdan ve sağduyumuzda hissetmekten ve ödemekten, hiçbir zaman çekinecek insanlar değiliz.
Millet ve memleketin sayesinde kazanılan rütbe ve refahın bir ehemmiyeti, bir kutsallığı vardır. Biz bunlardan, ancak yine bu aziz millet ve memlekete borçlu olduğumuz son bir namus vazifesini yapmak içîn ayrıldık. Milletin kendi hayatını kurtarmak, kendi meşru hakkını müdafaa etmek için çıkardığı sese iştirak etmek, her kendini bilen vatandaşın vazifesidir. Eğer bu millet, bu memleket parçalanacak olursa umumî şerefsizliğin yıkıntısı altında, şunun bunun kişisel şerefi de parça parça olur. Biz, o umumî şerefi kurtarabilmek için harekete gelen millete ruhumuzla iştirak ettik, iştirakimize mâni olabilecek şahsî rütbeleri, mevkileri de umumî şerefi kurtarmaya yönelik bir gaye uğruna feda ettik.
Ben, gerektiği zaman, en büyük hediyem olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim.
Mallarını millete bağışlaması nedeniyle söylemiştir):
Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben, milletimin ve büyük ecdadımın en kıymetli mirasından olan bağımsızlık aşkı ile yaratılmış bir adamım! Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, hususî ve resmî hayatımın her safhasını yakından tanıyanlarca bu aşkım bilinir. Bence bir millette şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın yerleşmesi ve yaşaması, mutlaka o milletin hürriyet ve bağımsızlığına sahip olmasına bağlıdır. Ben şahsen, bu saydığım özelliklere çok ehemmiyet veririm ve bu özelliklerin kendimde varlığını iddia edebilmek için milletimin de aynı özellikleri taşımasını şart ve esas bilirim. Ben yaşayabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evlâdı kalmalıyım! Bu sebeple millî bağımsızlık, bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri gerektirdiği takdirde insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet gereğinden olan dostluk ve siyaset münasebetlerini, büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin de bu arzusundan vazgeçinceye kadar amansız düşmanıyım!
Ölüme doğru en çok atılanlardan biriyim. Kurşun ve gülle yağmuru altında birçok muharebelere iştirak ettim. Hattâ ölüm bir defa, kalbimin yanından sıyırarak geçti. Kalbimin üzerinde bir saat vardı ve bu saat, mermi parçasının şiddetini kırdı.
Her zaman tekrar mecburiyetinde kalıyor ve tekrarı da faydalı görüyorum ki, eğer ben milletime herhangi bir hizmette bulunmuşsam, eğer ben herhangi bir teşebbüste ön ayak olmuşsam, bu hizmet ve teşebbüsün temel kaynağı, saygılar ve sevgilerle bağlı olduğum, bundan sonra da saygı ve sevgiyle mutluluk ve refahına varlığımı, hayatımı vereceğim aziz milletime, sizlere dayanmaktadır. Bir millette güzel şeyler düşünen insanlar, fevkalâde işler yapmaya kabiliyetli kahramanlar bulunabilir. Ama öyle kimseler yalnız başına hiçbir şey olamazlar; meğer ki bir umumî hissin ifadesi, temsilcisi olsunlar! Ben milletimin düşünce ve duygularını yakından tanımaktan, aziz milletimde gördüğüm kabiliyet ve ihtiyacı belirtmekten başka bir şey yapmadım. Onun bu kabiliyet ve duygularını sezip tanımakla övünüyorum. Milletimdeki, bugünkü zaferleri doğurabilecek özelliği görmüş olmak... Bütün bahtiyarlığım işte bundan ibarettir.
Arkadaşlarımız ve milletin bütün fertleri gibi, millî davamızda benim de emeğim geçmiş ise, bu çalışmada iş yapma kuvveti ve başarı varsa, bunu şahsıma atfetmeyiniz. Ancak ve ancak bütün milletin manevî şahsiyetine atfediniz. Ben, milletin bu yüksek, manevî şahsiyeti içinde bir naçiz fert olmakla bahtiyarım. Efendiler, millet bütünüyle manevî bir şahıs halinde ve bir birleşmiş kitle şeklinde belirdi ve bu yüce birliği koruyarak ona düşman olanları ortadan kaldırdı.
Milletimle yakından ve gösterişten uzak karşılıklı görüşmenin zevkini, bahtiyarlığını anlatamam. Her ne vakit milletimin karşısında kendimi görsem, her ne vakit milletimin fertlerinden birkaçının yüzüne baksam, oradan ruh ve vicdanıma gelen ışık, benim için en kıymetli bir ilham ve verim alevi oluyor!
30 Ağustos'ta sevk ve idare ettiğim muharebe, Türk Milleti'nin yanımda bulunduğu halde, idare ettiğim ilk ve son muharebedir. Bir insan kendini, milletle beraber hissettiği zaman, ne kadar kuvvetli buluyor bilir misiniz? Bunu tarif müşküldür.
Hayatımda en büyük dayanak ve kuvvetim, vatandaşlarımdan gördüğüm itimat ve destekdir. Bütün vazifelerimde manevî, vicdanî olan en büyük endişem, emanetinizin hürmet ve kutsallığına devamlı olarak dikkat etmektir.
Samimî olarak bu memleketin, bu milletin menfaatine yapılacak bir iş olsun, ben onu göz önüne almayayım; bu, mümkün değildir. Yalnız, işin gerçekten millete menfaati olmalı ve teklifin samimî olarak yapıldığına ben inanmalıyım.
Benim için dünyada en büyük mevki ve mükâfat, milletin bir ferdi olarak yaşamaktır. Eğer Cenab-ı Hak beni bunda muvaffak etmiş ise, şükrederim. Bugün olduğu gibi ömrümün nihayetine kadar milletin hizmetinde olmakla iftihar edeceğim.
Şimdiye kadar millete yapamayacağım bir şeyi vaat etmedim. Ben yapacağım dediğim zaman, buna inanmayanlar vardı. Buna rağmen hareket ettim. Görüyorsunuz ki başardık. Benim ve benimle çalışanların güveni vardır ki, yeni hedeflerimize de başarıyla varacağız. Şimdiye kadar söylediklerimin gerçekleşmiş olması, bütün tasavvurlarımın beni yalanlamaması, milletin ciddî ve samimî olarak bana yardımcı ve destek olmasıyla mümkün olmuştur. Onun için yeni gayelere erişmek için de bu yardım ve desteğe ihtiyacım vardır; onu benden esirgemeyiniz!
Benim şan ve şerefimden bahsetmek de hatadır. İyi dinleyiniz öğüdüm budur ki, içinizden herhangi bir adam çıkar, şan, şeref davası güder ve benzersiz olmak isterse, başınızın belasıdır; ilk önce kafası kırılacak adam budur! Mensup olduğum Türk milletinin şan ve şerefi varsa, benim de bir ferdi olmak sıfatıyla şanım şerefim vardır, asla başka değilim.
Ben zannediyorum ki, millet fertlerinin hiç birinden fazla yüksekliğe sahip değilim. Bende fazla girişim görüldüyse bu benden değil, milletin bileşkesinden çıkan bir girişimdir. Sizler olmasaydınız, sizlerin vicdanî eğilimleriniz bana dayanak noktası teşkil etmemiş olsaydı; bendeki girişimlerin hiçbiri olmazdı. Millete ait meziyetleri yalnız şahıslara bırakan anlayış, eski idarelerin sistem ve usul meselesinden doğuyordu. Vaktiyle mevcut devlet ve devletlerin kuruluş şekli, sadece bir şahsın menfaatlerini ve arzularını tatmine yönelmiş idi. Şahısların bu arzu ve emellerine hizmet eden millet, gösterilen büyüklüklerin şerefinden asla payını alamaz, ancak hata ve beceriksizlik olursa onlar millete yüklenirdi. Bugün bu hâl mevcut değilse, millet kendi büyüklüğünü olduğu gibi dünyaya göstermişse, fazlalık bende değil, bugünkü idarenin niteliğindedir. Bu şekil mevcut oldukça, bu mevkie çıkacak herkesin yapacağı şey bundan başka türlü olamaz.
Sizden olan bir şahsa, sizden fazla ehemmiyet vermek, her şeyi milletin bir ferdinin şahsiyetinde odaklaştırmak, geçmişe, bugüne, geleceğe, bütün bu zamanlara ait bir toplumun meselelerinin aydınlatılması ve belirtilmesini yüksek bir topluluğun tek bir şahsiyetinden beklemek elbette ki lâyık değildir, elbette ki lâzım değildir.
Ben düşündüklerimi, sevdiklerime olduğu gibi söylerim. Aynı zamanda gerekli olmayan bir sırrı kalbimde taşımak kudretinde olmayan bir adamım. Çünkü ben, bir halk adamıyım. Ben düşündüklerimi daima halkın önünde söylemeliyim. Yanlışım varsa halk beni yalanlar. Fakat şimdiye kadar bu açık konuşmada halkın beni yalanladığını görmedim.
Ben, ancak daha iyisini yapabildiğim şeyi tahrip edebilirim; yapamayacağım şeyi de tahrip edemem.
Ben o adamım ki ordunun memleketi, milleti muhakkak bir neticeye götürebileceği noktalarda emir veririm. Fakat ilim ve bilhassa sosyal ilim sahasına dahil işlerde ben emir vermem. Bu alanda, isterim ki bana bilginler doğru yolu göstersinler. Onun için, siz kendi ilminize, kültürünüze güveniyorsanız, bana söyleyiniz. Sosyal ilmin güzel yönlerini gösteriniz, ben takip edeyim.
Ben, sadece evlenmek için evlenmek istemiyorum. Vatanımızda yeni bir aile hayatı yaratmak için önce kendim örnek olmalıyım. Kadın böyle umacı gibi kalır mı?
Hayat kısadır. Bunu kutlama ve taçlandırma için, insanların genellikle makul gördükleri vasıta evliliktir. Bu umumî kurala uymayanlar, pek sınırlı ve müstesnadırlar. Bu istisnaları oluşturanlar da, esas kuralın fenalığından değil ve fakat tersine bu güzel kurala inanmadan kendilerini meneden sebeplerin mahkûmu olduklarından, belki evlenmiş olmaktan korktuklarından fazla bedbaht olanlardır, inkâr edilmez bir gerçektir ki insanlar, hayat, kadınsız olamaz. Evli olanlar, hayatın vazgeçilmezini temin etmiş ve bütün düşünce ve isteklerini bir maksat, bir meslek, bir amaca yöneltmiş olur. Ancak talih, eşlerin ruh ve kalplerini iyi geçindirsin!
Eşini mesut edebilecek herkes evlenmelidir, çoluk-çocuk sahibi olmalıdır. Bana bakmayınız; bu meselede örnek İsmet Paşa'dır. Benim hayatım başka türlü düzenlenmiştir. Buna rağmen tecrübesini yaptım. Sonradan anladım ki bu iş benim başarabileceğim iş değilmiş...
(Bursa'da
kendisini karşılayan çocuklara söylemiştir):
(Bir alay karargâhının temel atma töreni esnasında bir koyunun
temel için açılan çukura doğru, yere yatırılıp boğazından
kesilmek üzere olduğunu gördüğü zaman, İran Şahı Rıza Pehlevi
ile aralarında geçen konuşma):
Birçok zaferler kazandım. Fakat, bunların en büyüğünden sonra bile her akşam, savaş alanlarında ölen bütün askerleri düşünerek içimde derin bir keder duyuyorum.
Ben, muharebelerde dahi düşmanın üzerinde bir kin duymam; yalnız askerlik kurallarının tatbikini düşünürüm.
Ben başkalarının yaptığı ilkelere değil, ancak kendi ilkelerime uyarım. Benim gözümde hiçbir şey yoktur; ben yalnız liyakat âşığıyım. Hiçbir zaman şahsî gücenikliklerimi, birtakım olumsuz girişimlerle tatmine kalkmak adîliğine tenezzül etmem. Benim müstesna olduğuma dair bir kanım yoktur.
Ben ölürsem soylu milletimizin beraber yürüdüğümüz yoldan asla ayrılmayacağına eminim; bununla gönlüm rahat!
| ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
© Copyright Kuthan Özer - www.sessizdunya.com (Tüm hakları saklıdır.) Günceleşme: 23.04.2008 |